büyük maç en nihayetinde gelip çatmştı.
beni maçtan önce hangi taktik anlayışıyla sahaya çıkacağımdan çok hangi tarz kıyafetlen sahaya çıksam telaşesi sarmıştı. gardırobumu açıp şöyle bir baktım. aşafman tarzı bir şeyler aradı gözüm ilk başta. ama o zaman sanki yataktan kalkmış da maça gelmişim izlenimi olabilirdi. vazgeçtim. takım elbise de karar kıldım.düğünlerde giyinmek üzere sakladığım takım bana bakıyordu. başka şansım yoktu onu giymeye karar verdim.
maçtan önce soyunma odasına girerken futbolcusundan,yardımcı antrenörüne kadar herkes altlı üslü takım barselona aşafmanlarını giymişlerdi. bir ben bayramlıkları çekmiş, etrafta dolaşıyordum. o sıra etrafta bir türk olsa elimi öpmekten kendini alıkoyamazdı. yardımcı antrenör ile göz göze geldik:”bana neden vermediniz lağn bunlardan” dedim ama adam ispanyol olduğundan anlamadığı dediklerimi.gülüştük karşılıklı. ama benimki yapmacık bir gülüştü,içim kan ağlıyordu oysa. dua ettim rakip takımın teknik direktörü de benim gibi giyinmiş olsun diye. ama maç sırasında görecektim ki, bayramlıkları giyip gelen tek kişi bendim.
herkes dağınık bir şekilde oturmuş,sessizce öğretmen kürsüsüne benzeyen şeyin arkasında konuşan konuşmacıyı dinliyordu. setlerdeki zorluklardan,çalışma saatlerinin fazlalığından ve bunun gibi şeylerden bahsediyor,her nefes alma aralığındaysa konuşma sırasında sessizce dinlemeci olan ama en ufak bir boşlukta konuşmaya dahil olan abla atlıyor,bir iki kelime de o söylüyor,bu şekilde devam ediyordu toplantı.o sırada
da üniversitedeki gibi basit bir sistemle bir kağıt ortada dolaşıyor ve gelenler isim,soyisim yazıp en şahşalı imzalarını atıyorlardı. biliyordum o kağıt er ya da geç bana da gelecek ve imza atmadan nasıl sıyrılacağım konusunda en ufak bir fikrim yoktu. çünkü ben bir yabancıydım.konuşan konuşmacı en nihayetinde sözü bitirmiş ve orada olanların fikirlerini alıyordu.o herşeye atlayan abla kaldığı yerden devam ediyor,biri söz alınca sanki göbekleri beraber kesilmiş gibi bir ahenkle ona eşlik ediyordu. sanırım herkeslen göbeği bir kesilmişti. o sırada bukete göz ucuylan baktım. olaya oldukça hakimdi. sanki o da benim gibi bir yabancı değil,buranın bir yerlisi gibi davranıyordu. yüzündeyse ”hay amuna koyam,neden kağıt kalem getirmedim,ne güzel not alırdım” gibisinden bir ifade vardı. toplantı bitmiş,kararlar alınmış,herkesin yüzünde mutlu bir ifade vardı. ben de imza atmaktan ”ben alttan alıyorum” diyip yırtamayacağımı anlayınca sahte bir isim,soyisimle imza atıp,”acaba başıma bir iş gelir mi lan” düşünçesiyle yanıp tutuşuyordum.
buket bana ”iyi oldu geldiğimiz,amma şey öğrendik değil mi? ” diye sordu. bense o sırada nokya 3310′uma bakıp içerde geçirdiğim süreyi hesap etmeklen meşguldüm. tam tamına 2 buçuk saattir içerdeydik. üniversitede hep sınavlara güzel bir asistan girmesini dilerdim.böylece ilk 10 dakikada sınavda hiçbirşey yapamadığımı anladıktan sonra,o ”ilk 45 dakika kimse çıkamaz” klişesindeki 45 dakikayı doldurmak için o güzel asistanlarla kesişirdim.


















Son Yorumlar